Büyük bir patlama, ardında yoğun bir toz bulutu ve ağır, ağır ciğerlerimizi yoklayarak uzayıp gittiği Beydağı etekleri!


Ezberime kazıdığım bu kentin bütün adresleri artık bana çok ama çok yabancı!
Bakırcılar çarşısının izini sürüyorum. Bakır döven ustalar ve keskin kalay kokusu..!
Yok!
Hiç biri yok!
Demir ateşinde kelle tütsüleyen Müslüm de yok!
Pınarları vardı. Sıtma pınarı, Ak Pınar, Dut pınar ve daha niceleri!
Kurutup yerine bina diktiğimiz pınarlar..!
Biz yaptık!
Şimdi küllerine ağladığımız bir Malatya!
Şairin tanımına uyan tek örnek; “ dağılmış pazar yerlerine benziyor” işte!
Dahası adres sormadan bombaların düştüğü bir ölüm sessizliği!
Tarihi yeni cami artık bir taş yığını. Allah neden evini yıksın ki?
Yıkar!
Sana verdiği pınarların gözüne, ekip biçeceğin toprakların üzerine beton dökersen bundan daha iyi dersi olmaz!
Bu kadar mı?
Yok canım; deprem içimizdeki ahlaksızı da su yüzüne çıkardı!
Fahiş kiralar ve işini yaptırmak isteyen insanlara acımasızca işçilik ve usta fiyatları..!
Ağır cehaletin olduğu iklimlerde tüm dersler ağırdır ve ağır geçer!
Ağır bir bedel ödüyoruz ve önümüz kış!
İnsan işte!
Bir şekilde yaşıyor. Bir şekilde geçmişine dönünce hiç bir şeyi geri getiremeyeceğini de biliyor!
Umut işte!
Tıpkı tarifi olmayan sonsuzluk gibi!
Dönüp elimdeki kaleme bakıyorum. Hiç bir zaman elimde bu kadar ağırlaşmamıştı. Hiç bir zaman kalemimle bu kadar kavgam olmamıştı!
Durmadan “ yaz” diyor!
Ah, satır aralarına çok güzel bildiğim çirkinlikler düşmese!
Ne kadar çirkinsin ey insan?
Ne kadar..!